| BİRİNCİLERİN İDDİALARI VE CEVAPLARIMIZ... |
Bunların başında Tarîhu Evkaf-u'1-Ümenı adlı mahtût ve sekiz ciltlik dev eserin sahibi Şükrü Vamık gelmektedir. Bu zat, Eshâb-ı Kehf'in yaşadığı devri ve hikâyesini anlattıktan sonra, Eshâb-ı Kehf in yeri konusundaki tartışmayı açıyor. Özellikle her cümlesinde Afşin'de olduğunu vurgulayan müellif, "Efsus'un Tarsus olduğunu beyan edenler de yanılmışlardır, onları yanıltan şey Efsus'un ahenk telaffuzu Tarsus'a benzemesi ve orada müslümanlar ve hristiyanlarca hürmet edilmiş bir mağaranın bulunmasıdır. Bu mağara, Tarsus'un garbî şimalinde ve kasabaya iki buçuk saat buudunda bir dağın eteğindedir ve müslümanlar oraya Eshâb-ı Kehf in mağarası; ve hristiyanlar oraya habs olunup 157 sene sonra sağ bulunan bir takım keşişlerin mahbesi derler. Mağaranın önünde güzel bir mescid vardır. Müslüman ve hristiyanlarca başka başka suretlerle tanınmış bir mağara elbette merkad-i ehl-i kehf değildir. Gerek müslümanların ve gerek hristiyanların bu bâbda delilleri de yoktur." (1) , şeklinde iddialarını özetlemektedir. Şimdi kısaca müellifin bu görüşünü tahlil ettikten sonra, diğer görüşlerini de zikredip meseleyi inceleyelim. Müellif yukarıdaki görüşünde dört noktada yanılmıştır: 1. Efsus'un Tarsus olduğunu söyleyenlerin yanıldığı; bu yanılgının sebebinin de, Tarsus'un telaffuzundaki ahengin Efsus'a benzemiş olmasından dolayı Eshâb-ı Kehf in yerinin Tarsus zannedilmiş olması iddiasıdır. Şunu hemen belirtelim ki, bir çok müfessir (bunların bir kısmının görüşlerini yukarıda verdik.) Kehf suresi ayetlerinin tefsirinde, özellikle Tefsirlerde sadece Efsus kelimesinin geçtiği cümleleri alıp, bunun aynı müfessir tarafından Tarsus olarak açıklanmasını gözardı etmek mümkün değildir. Şimdi Kur'an gibi Allah'ın kelamını tefsir eden ve sahalarında da eşlerine rastlanmayan bu zevat, nasıl olur da sadece bir ses ahenginden dolayı bu iki ismi birbirine karıştırmış olsunlar. Sonra o kadar birbirine benzeyen kelimeler var ki, aynı şekilde onları da karıştırmış olmaları lazım gelir. Halbuki tetkik edildiğinde hiç birinde karıştırma eseri görülmez. 2. Tarsus'da müslümanlar ve hristiyanlarca hürmet edilmiş bir mağaranın bulunmuş olması iddiasıdır. Bir kere hristiyanlar, ne Tarsus'daki Eshâb-ı Kehf mağarasına ve ne de Afşin'deki mağaraya rağbet gösteriyorlar. Onlar daha çok İzmir'in Efes kazasını Eshâb-ı Kehf in yeri olarak biliyorlar ve oraya itibar ediyorlar. (5) Müslümanların, müellifin dediği gibi o mağaraya hürmetleri sadece ve haklı olarak, Eshâb-ı Kehf'in orada bulunduğundan dolayıdır. 3. Müslümanlar ve hristiyanlarca Tarsus'daki Eshâb-ı Kehf mağarasının başka başka suretlerde tanınmış olması iddiasıdır. Yukarıda anlattığımız gibi, bir kere hristiyanlar Eshâb-ı Kehf'in yerine İslâmî düşünceden farklı olarak Efes diyorlar. Müslümanlar da Tarsus'daki Eshâb-ı Kehf mağarasını sadece Eshâb-ı Kehf mağarası olarak biliyorlar. Ve bu mağara hakkında başka bir rivayet de kaynaklarda mevcut değildir. Yakut el-Hamevî Efsus maddesinde de aynen şöyle demektedir: "Efsus, Tarsus süğûrunda bir şehirdir. Eshâb-ı Kehf in beldesi deniliyor." (7) Ayrıca Yakut el-Hamevî, Eshâb-ı Kehf konusunu Ebsus maddesinde de işleyerek, "Eshâb-ı Kehfin şehirlerinin burası olduğu söyleniyor." (8) demek suretiyle iki ayrı yere işaret ediyor. Yakut el-Hamevî'nin bu görüşlerinde bir çelişkinin olduğu açıktır. Elbistan yakınlarındaki Ebsus'la diğer Ebsus'un bir olduğu açıktır. Ayrıca, bunun yanında asıl Eshâb-ı Kehfin bulunduğu yer olarak bilinen Efsus'un ise Tarsus'un suğurunda (hududunda, sınırında) olduğunu kaydetmektedir. Bu ifadede, bugün Eshâb-ı Kehfin yeri olarak bilinen Tarsus'a iki saat mesafedeki Encilus adındaki dağda bulunan Eshâb-ı Kehf mağarasına işaret edildiği kesindir. Vâmık Şükrü'nün ifadelerinden Afşin'deki Eshâb-ı Kehf e izafe edilen mağarayı görmediği anlaşılmaktadır. Mesela "Yarguz (Afşin) kazasını görenler, orada Eshâb-ı Kehf namına bir ziyaretgah olduğu ve ziyaretçilerin eksik olmadığını söylüyor" (9) demekle ciddi bir tahkikat yapmadığını göstermektedir. Vâmık Şükrü, 1940 Mayıs'ında Tarsus'a gidip Eshâb-ı Kehf mağarasını gördükten sonra "Eshâb-ı Kehfin mekânı" başlığı altında işlediği bölüme bir haşiye yazmıştır. Bu haşiyeyi aynen transkribe ederek veriyoruz, daha sonra değerlendirmesini yapacağız: "Fakir ahiren 1940 senesi Mayıs'ında Tarsus'a seyahat ettim. Eshâb-ı Kehfe izafe edilen mağaranın bulunduğu dağa, yolların pek bozuk olmasından mütevellid müşkilâta katlanarak çıktım. Orada gösterilen mağaraya girdim. Takriben 25-30 metre terbi'indedir. Kapısı dar ve tavanından devamlı su damlar gayet râtıb bir yerdir. Eshâb-ı Kehf ve onların orada gizlendiklerine ve uykuya dalarak yüzlerce sene kaldıklarına ve üzerlerine bir mescid bina edildiğine delalet eder bir şey görmedim. Bu rutubet ve su damlaması kadîmen dahi rnevcud ise, orada insanların yaşıyabilmesi düşünülecek bir meseledir. Sabah ve akşam güneşinin de mağaranın sağına ve soluna girdiği tetkik ve tahkike muhtaçtır. Mağaranın karşısında minareli, kapalı fakat harabece bir cami ve caminin sağ tarafında yıkılmış ve yalnız duvarları kalmış bir bina vardır. Oralarda hüküm süren Dulkadiroğullarından Süleyman Beğ'in Eshâb-ı Kehf merkadlerinde bir mescid ve bir medrese ve bir eser yaptırmış olduğunu tarihler kayd etmekte olmasıyla bu yıkık binanın mezkûr medrese olması muhtemeldir. Bahs ettiğimiz mağaranın Eshâb-ı Kehf mağarası olduğuna o tarihlerde inanılmış olacakdır ki, Süleyman Beğ bu mescid ve medreseyi yaptırmıştır. Evkafu'1-Ümem müellifi Şükrü Vamık'ın yukarıdaki görüşlerini üç noktada tahlil edeceğiz. 1. Tarihu Evkaf-ı Ümem tarihini yazdıktan sonra 1940'da Tarsus'a giden Vamık Şükrü, Eshâb-ı Kehf mağarasına gittiğini, mağarayı gördüğünü ve mağaranın çok rutubetli olduğu ve tavanından su damladığından bahsetmktedir. Devamla şöyle diyor, "Eğer eskiden de bu mağara böyle ise, insanların yaşıyabilmesi düşünülecek bir meseledir." (12) Asıl düşünülecek mesele rutubetli yerde kalmaları değil, 309 sene uyuyup tekrar uyanmalarıdır. Bizce üzerinde durulması gereken asıl önemli mesele budur. Allah'ın oradaki rutubeti kurutmaya gücü yetmeyeceğini kimse düşünemez. Eshâb-ı Kehf in âdetullaha muhalif olarak 309 sene uyumuş olmaları başlı başına bir mucizedir. Bu büyük mucizenin yanında rutubet meselesinin ne önemi olabilir ki? 309 sene aç-susuz uyutan Allah'ın, bu süre içinde onların yerlerini rutubetsiz kılması hiç de akıldan uzak değildir. Tam aksine 309 yıl uyutan Allah'ın bunu yapamayacağını düşünmek muhal olduğu kadar, yapmayacağını düşünmek te muhaldir. 2. Müellif Vamık Şükrü "Sabah ve akşam güneşinin de mağaranın Tahkik raporunun ilk cümlesini aynen naklediyoruz: "Adana Eyâleti'ne mülhak, işbu medîne-i Tarsus'un cihet-i şimalisinde ve medîne-i mezkûra iki saat karîb olan cebelde mehbet-i cünûd-ı kerûbiyân olan gâr-ı feyezân-şi'ar-i Hazret-i Eshâb-ı Kehf'in esteîzubillah,
nass-ı celili beyanıyla buyrulduğuna mevkii muvafık olduğu tefsîr-i şerif ile müdellel ve mübeyyen olup..." (15) Burada gayet açık bir şekilde mezkûr mağaranın tahkik edildiği ve güneşin ayette belirtildiği şekilde mağaraya doğub battığı belirtilmektedir. 3. "Dulkadir oğullarından Süleyman Bey'in orada bir mescid ve bir Eğer Vamık Şükrü'nün dediği gibi Eshâb-ı Kehf mağarasının yanındaki mescid ve medreseyi Dulkadir oğullarından Süleyman Bey yaptırmışsa, bir hakikate binaen yaptırmıştır. Velev bu mescid ve medreseyi Süleyman Bey yaptırmasa bile, kimin tarafından yaptırılırsa yaptırılsın, Eshâb-ı Kehf in orada olduğunu düşünülerek yaptırılmıştır. Daha sonra mezkûr cami 1289/1872'de Sultan Abdulazîz'in validesi tarafından tamir olunmuş ve kapısı üzerine şu kitabe yazılmıştır: (17) "Bismillahirrahmanirrahim Buradan da anlaşılıyor ki, Osmanlı Devleti, Eshâb-ı Kehf mağarası olarak, hep Tarsus'daki eski ismiyle "Bencilus" bazan da halkın değiştirmesiyle "Encilus" dağındaki mağarayı bilmişlerdir. Bundan da müellifin hissi davrandığı ve Hristiyan kaynakların tesirinde kaldığı anlaşılmaktadır. Çünkü biz de gezdik ve dolaştık; ancak mevcut mağarayı Kur'an'in mezkrû âyetine muvafık gördük.
(1) Vamık Şükrü, Tarihu Evkâf-ı Ümem, I, 856; Bu sekiz ciltten oluşan dev eserin dünyadaki tek nüshası, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kütüphanesinde bulunmaktadır ve yazma halindedir. |